Yavuz Sabuncu’yu Anarken

konuları ile uğraştık durduk. Ankara’nın Cebeci semtinde, yan yana iki Fakültede, aynı bilim dalı içinde yıllarca süren bu uğraş, doğaldır ki, Yavuz’u yakından tanıma fırsatını kazandırdı bana. Önceleri, bazı konferanslar, seminerler gibi bilimsel toplantılarda birlikte yer almanın getirdiği tanışıklık sonrasında başlayan selamlaşmalar, giderek karşılıklı ziyaretlere dönüştü. Geçmişe dönüp, şöyle bir baktığımda, şimdi çok daha iyi anımsıyorum ki, Yavuz’un Anayasa Hukuku dışındaki uğraşlarına, onun duygu dünyasındaki derinliğe tanık olmam, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasının kabulünün 200. Yılı nedeniyle 1987 yılında İzmir Çeşme’de düzenlenen çok geniş katılımlı bir sempozyumun bitişine rastlar. Bu sempozyumda birlikte bulunduğumuz Oya Araslı, Yavuz ve ben, Ankara’ya dönüş için Çeşme’den İzmir’e gittiğimizde; boş diyebileceğimiz birkaç saati, Yavuz’un isteği doğrultusunda, dolap, masa, iskemle, raf gibi, eski eşya satan bir takım dükkânlarda, yani eskicilerde (moda terimiyle antikacılarda değil) geçirdik. Yavuz, bu dükkânların birinden çıkıp diğerine girerken, her birinde, o eski ahşap eşyalara nasıl büyük bir özenle el sürüyordu, terim uygun kaçarsa, çok büyük bir saygı ve sevgiyle onları nasıl okşuyordu, kelimelerle anlatmak gerçekten güç. Oya Araslı ve ben, kendisinden o gün öğrendik ki, eski ahşap eşyalara büyük bir düşkünlüğü vardı Yavuz’un. Bilinmez, belki de o çok eski eşyalar aracılığıyla, bir zaman tüneline giriyor, yıllar ve yıllar öncesine uzanıyordu Yavuz. Bu düşkünlüğüne İzmir’de tanık olduktan sonra, Yavuz’u, hafta sonları, benim de sık sık gittiğim Ankara Kalesi civarındaki bu tür dükkânlarda görmek hiç şaşırtmadı beni. Her seferinde, bulunduğu dükkândaki bir ahşap eşyanın, ne zaman yapılmış olduğuna, hangi özellikleri taşıdığına ilişkin bilgi aktarışı; eminim, en az öğrencilerine Anayasa Hukukuna yönelik bilgileri sunuşu kadar zevk veriyordu Yavuz’a. Eminim diyorum, çünkü, şifa bulamadığı tedavi girişimlerinden sonra, yaşamının son günlerinde kendisini evinde ziyaretim sırasında, salonda dikkatimi çeken eski bir ahşap dolabı pek beğendiğimi söylediğimde; o dolabın, tahmini yapıldığı yılı ve özelliklerini, tüm güçsüzlüğüne ve yorgunluğuna karşın, bir bir anlatırkenki heyecanlanışı ve o sırada gözlerine yerleşen pırıltı, yaptığı işten gerçekten çok hoşlanmayan bir kişide görülebilecek bir tablo olamazdı. Düşünüyorum da, Yavuz’un vefatıyla birlikte, sadece Anayasa Hukukuna ilişkin çözemediğim bir konuda hemen görüşüne başvurabileceğim gerçekten çok bilgili bir meslektaşımı değil; ama aynı zamanda çok duygulu bir dostumu da kaybetmiş oldum. Bu nedenle, Cahit Sıtkı Tarancı’nın yukarıdaki dizelerine tekrar göz attığımda, hüzünlenmemek elde değil. Her dostun kaybıyla, gittikçe artmıyor mu yalnızlığımız? Yavuz’a ilişkin bir şeyler yazarken, onun, benim de içinde bulunduğum Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı’na sağlamaktan hiç kaçınmadığı katkılarından söz etmemek, büyük eksiklik

Yavuz Sabuncu’yu Anarken